Menu

Elif Şafak ‘Romanlarımdan film yapılmasını isterim’

Elif Şafak ‘Romanlarımdan film yapılmasını isterim’

Son 15 yıllık süreçte Elif Şafak’ın sekizinci romanı oldu ‘İskender’. Şafak’la, Doğan Kitap’tan çıkan ve geniş yankılar yaratan bu son romanını, kadın sorunlarını, sinemayı, tiyatroyu ve tasavvufu konuştuk.

Romanları milyonlar satan Elif Şafak, son derece sakin, dingin ve sessiz bir kişiliğe sahip... Üstelik onun bu hali, karşısındakine de geçebiliyor. Belki de sevilmesinin, çok okunmasının sihri buralarda saklı. Buluştuğumuz Haliç kıyısındaki restoranda, önce son romanı ‘İskender’le başlıyoruz sohbetimize...

‘İskender’ son günlerde üzerinde en çok konuşulan roman oldu. ‘İskender’le ilgili neler söylemek istersiniz?
Ben bu romanda birçok karaktere büründüm. Esma, Yunus, Pembe oldum. Ama en zoru İskender olmaktı. Çünkü İskender kalp kıran, etrafına karşı hoyrat davranan, sertlikleri olan ama aynı zamanda sırça bir kalbe sahip bir erkek. İncittiği kadar aynı zamanda incinen de biri. Kendimi onun yerine koymak benim için bir sınavdı. Zaten kapak fikri de oradan çıktı. Ben o sınava o kadar odaklandım ki… Bir buçuk sene boyunca “İskender olsa nasıl düşünürdü, nasıl yürürdü?” derken, onun gerçek bir insan olduğunu zannetmeye başladım. Yazdığınız karakterle o kadar hem hal oluyorsunuz ki, bir noktadan sonra o yaşamaya başlıyor.

Bir kadın yazarın, erkek olması, o karakteri yaratması çok zor olmalı...
Kadın yazar için erkek karakterin yerine kendini koyabilmesi, oradan dünyaya bakması zor bir şey. Zaten roman kapağı, bu değişimin simgesi oldu. İskender’den erkek gibi davranması, olduğu insan değil de olmadığı bir şeye soyunması isteniyor. Hatta buna mecbur ediliyor.

İskender’i yazarken, kim ya da kimlerden esinlendiniz? Var mı yaşayan benzerleri?
Bence çok var. Tabii ki bu kahraman (İskender) hayal gücümün bir ürünü ve ben romanlardan çıkarak genelleme yapmayı sevmiyorum. “İskender şöyle insanları temsil ediyor” diyemem. İskender gözümde tekil bir hikayedir ama tabii ki hep çevremizden besleniyoruz, etkileniyoruz. Gördüklerimiz, okuduklarımız, kadının yaşadıkları, kadına yönelik şiddet, bence bunları az buçuk vicdanı olan herkes kaygıyla izliyor. Üzerimize giydirilen bir erkeklik ve kadınlık kalıbı var. Kalıpların giydirilmesi de aileden başlıyor. Bu noktada çocuklarımızı çok incitiyoruz. Sonra o çocuklar daha hırçın büyüyor. İskender daha serseri ve bıçkın birine dönüşüyor. İncine incine incitmeyi öğreniyor. İnciten insanın da nerede incindiğini göreceğiz ki, o zinciri kırabilelim.

İskender oldunuz, erkeklerin dünyasını yaşamaya çalıştınız. Nasıl bir dünya o dünya?
İskender karakterini içselleştirdikçe, erkekliğin zor bir şey olduğunu anladım. Ama her iki cins için de zorluklar var. Keşke bir günlüğüne erkekler kadın, kadınlar erkek olsa. Belki de daha iyi anlarız birbirimizi. İskender’i yazabilmem için de benim bazı aşamalardan geçmem gerekiyordu. Bir aile hikayesini ancak anne olduktan ve 40 yaşına yaklaşınca yazabilirdim. Daha önce yazamazdım gibi geliyor.

‘İskender’ nasıl bir roman?
Çok geniş açılı, cesur, hüzünlü, duyarlı, değişime inanan, çok önemli ailevi meselelere eğilen ve umut dolu bir roman.

Romanın akışı içinde tasavvuf İskender’in hayatına girince değişime uğruyor.
Tasavvufun birçoğumuza iyi geleceğine inanıyorum. En azından bana iyi geldi, bunu biliyorum. İnsan nereden bilir? Kendinden bilir. Keşke çok daha fazla insan bu felsefeyle tanışsa, tabii ki bunu kendi sınırları ve yaşantısı içinde idrak ederek… Onun için o kitapta ucunu açık bırakmak istedim, karar okurun.

Bu bir aile romanı. Ailesiz büyüdüğünüz için mi hep aileler konusu sizi çekiyor ya da düşündürüyor?
Bence çok etkisi var. Kendi ailesizliğimin, çocukluğumdan itibaren yarı gıpta ve yarı merakla aileleri izlemenin muhakkak ki etkisi var.

Elif Hanım, Türkiye’de kadın olmak beraberinde hangi temel zorlukları getiriyor?
Gayet ataerkil bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. Bunu görmemiz lazım, bu çok farklı seviyelerde ve düzeylerde işliyor ama gayet ortada. O kadar ki bazen hiç ummadığınız bir yerde karşınıza çıkabiliyor. Aydın çevrelerde bile rastlayabiliyorsunuz. Bunun bir sınır ve coğrafyası yok. Benim gözümde bu konu o kadar karmaşık bir şey ki, ben ataerkillik dendiğinde, erkeğin kadına zulmü gibi bir şey algılamıyorum. Bence biz kadınların da birtakım adaletsizliklerin ve haksızlıkların devam etmesinde rolü var. Bizim de onunla yüzleşmemiz lazım ama bence en önemlisi mevcut sistem kadınları mutsuz ettiği kadar, erkekleri de mutsuz ediyor. Çünkü erkeklerin üzerine de kalıplar giydiriyor ve onun azıcık üzerine çıkmaya çalışanla alay ediyor, onu rencide ediyor. Onu da aşağılıyor, yeterince erkek değilmiş gibi hakaret ediyor. Erkek için de bunlar çok zor, o da mutsuz oluyor. Son dönemde artan kadın cinayetleriyle ilgili haberleri okuduğumuz zaman kurbana, incitene bakıyoruz. Ama arkasındaki hikayeyle ilgilenmiyoruz. Sorunu çözmek için o hikayeleri de görmeli, toplumun bunda ne kadar rolü olduğunu anlamalıyız. Ülkemizdeki bu cinsiyetçi kalıbın değişmesi gerektiğine inanıyorum. Biz İskender’i anlamadıkça, İskender gibileri çözemedikçe bu sorunları ortadan kaldıramayız.

Şöyle yazmışsınız: “Gönlü pak olanın sevgisi de saf olur. Şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır. En derin yaralar ailede açılır, kabuk tutsa bile kanar hikaye, içten içe... Attığımız her adım, yaptığımız her işte kendimizi yansıtırız. Budur çözülmesi gereken bilmece...” Romanın anafikri midir bu?
Bence öyle. Özü, çekirdeği bu. Tabii burada bir sürü fikir var. Öyle bir öz ki, bir sürü şeyi de beraberinde doğuruyor. Aşktan bahsediyoruz, aşık olduğumuzda tamamen o kişiye odaklanır, ondan konuşuruz. Ama öncelik “Benden nasıl bir aşık olur? Benim kumaşım nedir?” diye düşünmeliyiz. Çünkü ilişkide bunu o kadar yansıtıyoruz ki… Mesela kavgacı bir insansak, muhakkak o aşk üzüntüler ve kavgalarla dolu olacaktır. Hayata kalender meşrep bakan insanın aşkı da tatlanacak, güzelleşecek. Gönlü yumuşak olanın aşkı da yumuşak, huzurlu olacak. Kişiliklerimizi yansıtıyoruz. O yönünü hiç düşünmüyoruz.

Tasavvufla tanışmanızla birlikte hayata farklı bakan yeni bir Elif Şafak oluştu galiba…
Tasavvufa ilgi duymam 20’li yaşlarımın başında oldu. Üniversite yıllarımda çok merak duydum ama entelektüel bir meraktı, yani konuyu merak etmiştim. Kitapları merak ettim. Hayatımda pek çok şeyi kitaplar açtı. Benim kapım kitaplardır. Bu kapıyı da bana kitaplar açtı. Kendimce geçtiğim yollar var ve her birinin izi kalıyor. Ama o bağ zamanla akıldan kalbe iniyor. Bana çok yol gösterdi, hâlâ da gösteriyor. Kendimi bir şey bilen değil, arayan bir insan olarak görüyorum. “Bilenlerden misin, öğrenenlerden misin?” diye sorsanız, “Ömür boyu öğrencilik bana çok güzel geliyor” derim. Her an öğrenmeye devam etmek… O yüzden bir yolda karar kılıp nokta koymak yerine, ona üç nokta koymak bana daha doğru geliyor. Bir şey söylüyorum, üç nokta yarın değişebilir. İnsan sudan yapılmış, maddemiz bu, o yüzden akacak, muhakkak değişecek. Kalbimizi ve zihnimizi açık tutmalı, insanları yargılamadan, yaftalamadan bir görmeye çalışmalıyız.

Namaz kılar mısınız, oruç tutar mısınız?

RÖPORTAJIN DEVAMI HAFTA SONU DERGİSİNDE
Yüksel ŞENGÜL



Ortam

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

Sevimli Tehlikeli oyuncularının Hafta Sonu çekimi

0:00 Play

Demet Akalın röportajı kamera arkası

0:00 Play

Hepsi

Röportaj

Moda & Güzellik